Geride bırakmak üzere olduğumuz 2010lu yıllar, gündelik hayatımızı, etkileşime girme, çalışma ve düşünme şekillerimizi derinden etkileyen büyük dönüşümlere sahne oldu. Çok değil 10-15 yıl önce, akademide dar bir çevrenin ya da ileri teknoloji şirketlerindeki bir grup uzmanın gündeminde olan büyük veri, yapay zeka, makina öğrenmesi, yapay sinir ağları, derin öğrenme gibi kavramlara, ana akım medyadan, iş dergilerine kadar her yerde rastlar olduk. Siyasetten sanata, hukuktan felsefeye toplumsal yaşamı şekillendiren tüm mecralarda bu teknolojiler ve hayatlarımıza olası etkileri tartışılmaya başlandı. Devletler yapay zeka stratejileri oluşturmaya(1), çocuklar ilkokuldan itibaren kodlama dersi almaya, şirketler endüstri 4.0 gemisine nasıl bineceklerini tartışmaya, her yaştan binlerce uzman veya uzman adayı yeni yüzyılın en seksi işi olarak nitelendirilen “Veri Bilimi”ne yönelmeye başladılar.

Tüm bu gürültü patırtının çoğu yerde hakkı verilmeden, çok da anlaşılmadan kopartılıyor olduğunu düşünsek de, büyük bir yıkıcı bir dönüşümün dünyamızı hızla değiştirdiğini teslim etmek zorundayız. İnsanlık artık mağara duvarlarına çizdiği ilk resimlerden bugüne kadar kayıt altına altına aldığı tüm veriyi her iki yılda bir katlayarak büyütüyor. Aynı zamanda hacimsel büyümeyle paralel bir şekilde, veri olarak nitelendirdiğimiz formun çeşitliliği, transfer hızı ve anlık olarak erişim kabiliyetlerimiz baş döndürücü bir şekilde artıyor (2) (3).

İşin ilginç yanı da, bu veriyi işleyen ve yorumlayan kurumların yarattıkları değeri gördükçe, daha fazla veriyi kaydetmek, şehirlerimizi, fabrikalarımızı, devletlerimizi hatta etrafında dönen tüm etik ve hukuki tartışmalara rağmen özel yaşamlarımızı dijitalize etmeye gönüllü oluyoruz. Veriden değer yarattıkça daha fazla veri topluyoruz. Değişim kıyıya doğru yaklaştıkça üstel bir şekilde büyüyen bir tsunami gibi, önüne çıkan her şeyi sürükleyerek ve kendi içine katarak ilerliyor. (4).

Biriktirdiğimiz veriyi işleme, yorumlama, çıkarsamalar yapma kabiliyetlerimiz her ne kadar veri biriktirme ve erişme yeteneklerimiz kadar hızlı artmasa da (5), bundan 10 yıl önceye göre çok daha iyi bir noktada olduğumuzu söylebiliriz. Gideceğimiz yere en kısa yolu bize gösteren, zevklerimize göre bize alışveriş önerileri getiren, araçlarımızı bizim yerimize süren, stratejik oyunları bizden daha iyi oynayan algoritmik yapılar her geçen yıl hayatımızın içine daha çok giriyor.

İşin ilginç yanı ise, bu dönüşüm birbirinden beslenerek aynı anda iki zıt yöne doğru gelişiyor. Bir uçta tarihte hiç olmadığı kadar bilginin yaygınlaşması ve demokratikleşmesine tanığız. Günümüzde, dünyanın herhangi bir yerinde veri bilimi ve analitik üzerine çalışmaya karar veren bir kişi, internet erişimine sahip olduğu takdirde, neredeyse ihtiyaç duyabileceği tüm bilgiye makaleler, videolar, bloglar, açık derslerle erişebilir durumda. Açık kaynak kodlu araçlarla kompleks problemleri çözecek uygulamalar geliştirebilir, isterse çevrimiçi yarışmalara katılarak kendini kanıtlayabilir, portföyünü oluşturabilir ve dünyanın herhangi bir yerindeki firmaya başvurabilir.

Öte yandan, dünya üzerinde bir avuç şirket, yapay zeka ve ilişkili teknolojilere büyük yatırımlar yaparak daha sofistike ürünler ve çözümleri piyasaya sunuyorlar ya da üremesine aracı oldukları veriyi tekelleştirerek ve metalaştırarak hızla büyüyorlar. Bunu yaparken ilginç bir şekilde, bu çözümleri yarattıkları teknolojileri genelin kullanımına açmaktan, alt yapılarını sunmaktan kaçınmıyorlar. Açık kaynak kodu uygulamalar halen en yaygın kullanılan ve en hızlı büyüyen alan.


Biz, Türkiye’de uzun yıllardır analitik çözümler, dijitalleşme ve veri bilimi alanında akademisyen, eğitmen ve uygulayıcı olarak faaliyet gösteren iki profesyonel heveskar olarak bu blogu oluşturmaya karar verirken iki naçizane amacımız var.

İlk olarak sahadaki deneyimlerimiz esnasında analitiğe ve veri bilimine giriş yapmak isteyen çok insandan duyduğumuz Türkçe kaynakların yetersizliği yorumu. veridefteri.com, veribilimi.co gibi başarılı örnekleri ve bazı kişisel blogları ve medium postlarını saymazsak bu alanda Türkçe kaynakların gerçekten çok sınırlı olduğu görülebilir.

Öte yandan, analitik metot ve uygulamaları iş problemlerine uygulamak isteyen profesyonellerden, iş analitiğine ve onun alt dallarına dair kaynakların yetersiz olduğu konusunda yorumlar duyuyor, veri bilimi metot ve uygulamaların iş problemlerine nasıl uygulanacağına dair çok sayıda soruyla karşılaşıyoruz.

Bu nedenle isteanalitik.com ‘u tasarlarken bu iki boşluğu elimizden geldiğince doldurmak amacını güttük. Analitik alanındaki Türkçe literatüre naçizane bir katkı sunmak, iş analitiği konusudanki araştırmalarımızı, deneyimlerimizi toparlamak ve bu alanda çalışmak isteyen profesyonellerle paylaşmak, tartışmak istiyoruz. Her hafta bir makale hedefiyle çıktığımız bu yolculukta, yorum ve görüşleriniz bizim için yol gösterici olacak. Türkiye’li profesyonellerin ve işletmelerin henüz emekleme aşamasında olduğunu düşündüğümüz bu büyük teknolojik ve toplumsal dönüşüme ayak uydurmasına küçük de olsa bir katkımız olursa ne ala.